Yükleniyor...
Müttefik İhanetleri: Jeopolitik Hesaplar Milyar Dolarlık Silah Anlaşmalarını Nasıl Çökertiyor
Küresel silah ticareti, ekonomik kazançların ötesinde ittifak siyaseti, güvenlik kaygıları ve jeopolitik çıkarlarla şekillenen stratejik bir alandır. Tarih boyunca imzalanan milyarlarca dolarlık anlaşmalar, değişen siyasi öncelikler veya uluslararası krizler nedeniyle çarpıcı biçimde çökmüştür. Bu makale, altı önemli örnek olayı incelemektedir: (1) Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiltere tarafından el konulan dretnot siparişleri (1914), (2) ABD’nin Pakistan’a bedeli ödenmiş F-16 uçaklarını teslim etmemesi (1990), (3) Fransa’nın Kırım’ın ilhakı sonrası Rusya’ya Mistral gemilerini vermekten vazgeçmesi (2014), (4) Türkiye’nin S-400 alımı nedeniyle F-35 programından çıkarılması (2019), (5) Birleşik Arap Emirlikleri’nin Huawei altyapısı gerekçesiyle ABD ile F-35 anlaşmasının bozulması (2021) ve (6) Avustralya’nın Fransa ile denizaltı sözleşmesini iptal ederek AUKUS ittifakına yönelmesi (2021). Bu vakıalar, müttefikler arasındaki güven bunalımının ekonomik kayıplara, stratejik yönelim değişimlerine ve diplomatik kırılmalara yol açtığını göstermektedir. Bu çalışma, silah ticaretinin basit bir ticari faaliyet değil, güven, sadakat ve jeopolitik hesapların belirleyici olduğu kırılgan bir alan olduğunu ortaya koymaktadır.
Giriş
Küresel düzen ve uluslararası güvenlik ortamı, savunma bütçelerindeki artış, Rusya’nın saldırganlığı ve Çin’in güçlenmesiyle şekillenmektedir. Bu gelişmeler, savaş ve envanter dayanıklılığı bağlamında tekil olaylar değil, yaygınlaşan militarist bir eğilimin göstergesidir (SIPRI, 2025; IISS, 2025). Yüksek riskli askeri silah ticareti anlaşmaları, özellikle ileri teknolojileri içerenler, giderek artan ölçüde siyasi ve jeopolitik dalgalanmalara karşı savunmasız hale gelmektedir (Panazan & Gheorghe, 2025; Vivoda et al., 2025). Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın almasının ardından müttefiki Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından F-35 Ortak Taarruz Uçağı programından çıkarılmasıdır. Bu süreç, Türkiye’nin çok ciddi üretim ve yatırım katkılarına rağmen etik ve adil olmayan bir şekilde gerçekleşmiştir (Mehta, 2019; Defence Industry Europe, 2025). ABD, bu kararını F-35’in gizlilik teknolojisinin Rus radar sistemleri tarafından tehlikeye atılabileceği iddiasıyla açıklamıştır (IISS, 2019; Bowman & Ciddi, 2025). Hindistan’ın Rusya’dan S-400 sistemlerini alabilmesine rağmen, Washington’un stratejik gerekçelerle F-35 satışı için özel muafiyet tanıması; büyük güçler arasındaki çıkar dengelerinin ticari anlaşmalardan daha belirleyici olduğunu göstermektedir (PTI, 2022; Rajeev, 2025; Shukla, 2025).
Tüm bu gelişmeler, önemli silah ticareti anlaşmalarının yalnızca ekonomik değerleriyle değil, aynı zamanda ülkelerin güvenlik endişeleri, siyasi baskılar ve jeopolitik yönelimleriyle şekillendiğini göstermektedir (Muharremi, 2025). Stratejik önceliklerdeki değişimler çoğu zaman imzalanmış sözleşmelerin önüne geçebilmekte, teknoloji transferine dair kaygılar alıcı ülkelerin dışlanmasına yol açabilmekte, iç politikadaki baskılar ise daha önce taahhüt edilmiş anlaşmaları durdurabilmektedir. Bu tür kesintiler taraflar arasındaki güveni zayıflatmakta, ülkeleri yeni tedarikçilere yöneltmekte ve kimi durumlarda bölgesel silahlanma yarışlarını hızlandırmaktadır. Bazı devletler bu süreçte kendi savunma sanayilerini geliştirme yoluna gitmekte (Kacır, Şeker, & Doğrul, 2022) ve bu da güç dengelerinin yeniden şekillenmesine neden olmaktadır. Silah ticaretinde yaşanan bu başarısızlıklar yalnızca ekonomik kayıplar değil, aynı zamanda ittifak yapılarında zayıflama, güven bunalımı ve küresel güvenlik mimarisinde kırılganlık yaratmaktadır. Böylece, savunma ticaretinin artık sadece ticari bir faaliyet olmaktan çıkıp, jeopolitik manevraların ve stratejik hesapların merkezi bir aracı haline geldiği açıkça ortaya çıkmaktadır.
Örnek Olaylar
Sovyet-Afgan Savaşı sırasında 1980’lerde ABD’nin en yakın müttefiklerinden biri olan Pakistan, ABD’den onlarca F-16 satın aldı. Ancak Soğuk Savaş bitince dengeler değişti. Ekim 1990’da Washington, Pakistan’ın gizlice nükleer kapasite geliştirdiği gerekçesiyle Pressler Değişikliğini uygulamaya koydu ve Pakistan’ın sipariş ettiği 28 F-16’yı teslim etmeyi reddetti (Hathaway, 2000). Pakistan yaklaşık 650 milyon dolar ödeme yapmıştı, fakat uçakları da parayı da alamadı. Başbakan Benazir Butto bu durumu “Biz ödememizi yaptık, bize ait olan bize aittir” sözleriyle protesto etti (LA Times, 1995). Sekiz yıl süren anlaşmazlık sonunda ABD, nakit ve mal yardımıyla yaklaşık 620 milyon dolarlık kısmi geri ödeme yaptı, uçaklar ise üçüncü ülkelere satıldı. Bu kriz, Pakistan’da ABD’ye yönelik güveni zedeledi ve İslamabad’ı savunma alanında Çin gibi yeni ortaklara yöneltti. ABD açısından ise olay, nükleer silahların yayılmasını önlemede kararlılığın bir göstergesi oldu.
Fransa, Rusya ile 2011’de yaklaşık 1,2 milyar avroluk bir anlaşma imzalayarak iki Mistral sınıfı hücum gemisinin satışını kabul etti. Bu, bir NATO üyesinin Moskova’ya bu ölçekte askeri donanım satışı yapacağı ilk örnek olarak görülüyor ve dönemin Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy (2007-2012) tarafından stratejik bir açılım olarak sunuluyordu (Doe, 2014). Ancak 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Ukrayna’nın doğusunda savaşı körüklemesi üzerine, anlaşma siyasi olarak sürdürülemez hale geldi (France 24, 2015). NATO ve Avrupa Birliği’nin baskısı altında kalan Cumhurbaşkanı François Hollande (2012-2017), gemilerin teslimatını askıya aldı ve 2015’te sözleşmeyi iptal ederek Fransa’yı Batı yaptırımlarına uyumlu hale getirdi.
İptal, hukuki ve mali açıdan ciddi sonuçlar doğurdu. Rusya yaklaşık 893 milyon avroluk ön ödeme yapmıştı, bu nedenle taraflar uzun bir tahkim sürecinden kaçınarak karşılıklı anlaşmaya vardı. Fransa, ödenen miktarı geri verdi, Rus denizcilerin eğitimi ve gemilerden ekipmanların sökülmesi gibi ek masrafları da üstlendi. Toplam maliyet resmi açıklamalara göre 1,2 milyar avronun altında kaldı (Kryvoi, 2014). Moskova dava açmaktan vazgeçti, Fransa ise gemileri Mısır’a satarak kayıplarını telafi etti (France 24, 2015). Bu gelişme, Fransa’nın 2021’de yaşanacak AUKUS Krizinden habersiz olarak NATO ve AB dayanışmasını ticari yükümlülüklerin önüne koyduğunu gösterirken, aynı zamanda, Fransızların haklı olsa dahi savunma sanayisinde imzalanmış bir anlaşmayı siyasi baskılarla iptal etmesinin Fransa’nın güvenilirliğini tartışmaya açtığı yorumlarına yol açmıştır.
NATO içinde 2019’da büyük bir kırılma yaşandı. Türkiye, programın sanayi ortağı olduğu F-35 savaş uçaklarından en az 100 adet almayı planlarken ve üretimde 900’den fazla parçayı üstlenmişken (Oğuz, 2023), ülke savunma ihtiyacı gereği Rusya’dan 2,5 milyar dolarlık S-400 hava savunma sistemi satın aldı. ABD ve NATO, bu sistemin hem teknik uyumsuzluk yarattığını hem de F-35’in gizlilik teknolojisini Rusya’ya sızdırma riski taşıdığını açıkladı (Stein, 2019). Ankara ilk S-400 teslimatını aldığında Washington, Türkiye’yi programdan çıkardı. Türk pilotların eğitimi durduruldu, sanayi ortaklıkları iptal edildi ve üretilen dört F-35 ABD’de tutuldu (Trimble, 2025).
Türkiye açısından hava kuvvetleri modern bir uçağı edinemedi ve savunma sanayii yaklaşık 9 milyar dolarlık ekonomik getiriden oldu. ABD ise parçaların yeniden tedariki için 500–600 milyon dolarlık ek maliyet üstlendi (Yıldırım, 2019). Washington, bu kararı hem program şartlarına hem de yeni yasalara dayandırdı. Kongre F-35 transferini yasakladı, ardından 2020’de Trump yönetimi CAATSA yaptırımlarını Türkiye’ye uyguladı (Işık, 2021). Ankara kararı “ihanet” olarak nitelese de fiilen F-35 defteri kapandı (Spring, 2017). Türkiye F-16 modernizasyonuna ve yerli savaş uçağı Kaan’ı geliştirmeye yöneldi (Yaylali, 2025). Bu kriz, ittifak içi güvenlik kaygılarının ticari anlaşmaların önüne geçtiğini, ancak ABD’nin silah ticaretini baskı aracı olarak kullanma girişiminin Ankara’nın stratejik yönelimini değiştirmediğini gösterdi.
| Tarih | Olay | Önemi |
| 2006 | Türkiye, T-LORAMIDS hava savunma programını başlattı. | Uzun menzilli hava savunma sistemi arayışının başlangıcı. |
| 2009–2015 | Türkiye, ABD yapımı Patriot ve Çin yapımı FD-2000 için müzakere etti. | Teknoloji transferi sağlanamayan seçeneklerdi ve gelinen noktada Türkiye’nin yerli kapasite isteğini ortaya koydu. |
| 2017 | Türkiye, Rus yapımı S-400 sistemi için anlaşma imzaladı. | ABD ve NATO uyumlu sistemlerden resmi uzaklaşma. |
| 2019 | ABD, Türkiye’ye F-35 ekipman teslimatını durdurdu. | S-400 anlaşmasına karşı ilk somut misilleme adımı. |
| Temmuz 2019 | İlk S-400 bataryaları Türkiye’ye ulaştı. | ABD’nin resmi tepkisi. |
| Temmuz 2019 | ABD, Türkiye’yi resmen F-35 programından çıkardı. | Ortaklığın resmi olarak sona erdirilmesi. |
| Temmuz 2019 | ABD, CAATSA kapsamında yaptırım uyguladı. | Anlaşmanın sona erdirilmesi için yasal mekanizma. |
| 2024 | İsveç’in NATO’ya katılımından sonra ABD, Türkiye’ye F-16 satışını onayladı. | Jeopolitik önceliklere yanıt vermek için işlem odaklı diplomaside değişim. |
Tablo 2: F-35’ten Çıkarılmanın Ekonomik ve Endüstriyel Yansımaları
| Taraf | Ekonomik Maliyet | Ayrıntı |
| ABD | 500–600 milyon $ | Pentagon’un Türk tedarikçilerin ürettiği 900’den fazla parçayı ikame etme tahmini maliyeti. |
| Türkiye | ~9 milyar $ | Programın ömrü boyunca F-35 parça sözleşmelerinden beklenen getiri kaybı. |
| Türkiye | İş kaybı | ABD’li savunma yetkilileri, Türkiye’nin iş ve gelecekteki ekonomik fırsatları kaybedeceğini’ belirtti. |
| Türkiye | Yerli üretimin teşviki | Türkiye alternatif olarak yerli ve milli programlarına yöneldi. |
ABD-Türkiye F-35 krizinde, Hindistan’ın Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasına ayrıca değinmek gerekiyor. Bu gelişme Türkiye kriziyle karşılaştırıldığında önemli bir farklılık ortaya koymaktadır. Tıpkı Türkiye gibi Hindistan da bu alım nedeniyle ABD’nin CAATSA yaptırımlarına maruz kalma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Ancak Türkiye’nin aksine, ABD Temsilciler Meclisi Hindistan’a özel bir muafiyet sağlayarak yaptırımların uygulanmasını engelledi (The Economic Times, 2022) ve Hindistan ile Trump yönetimi F-35 anlaşması imzaladı (Shukla, 2025). Bu kararın temel nedeni, Hindistan’ın Washington açısından Çin’e karşı bölgesel denge unsuru olarak taşıdığı stratejik önemi vurgulaması olarak yorumlandı (RSIS, 2025).
Böylece ABD’nin F-35 konusundaki politikasının tutarlı bir standarda dayanmadığı, aksine esnek bir dış politika aracı olarak kullanıldığı ortaya çıktı. Türkiye’nin aynı sistemi satın alması NATO güvenliği (gerçekte ABD’nin güvenliği) açısından kabul edilemez bulunurken, Hindistan’ın alımı jeopolitik bağlam ve ülkenin stratejik önemi nedeniyle tolere edildi. Bu durum, uluslararası silah ticaretinin yalnızca hukuk ve sözleşme kurallarıyla değil, aynı zamanda ittifak ilişkileri ve büyük güç rekabetleri tarafından şekillendirildiğini açıkça göstermektedir.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile yapılan 23 milyar dolarlık F-35 ve MQ-9B anlaşması, ABD’nin Huawei 5G altyapısının güvenlik riski oluşturduğu gerekçesiyle askıya alındı (CRS, 2021). Washington, Çin menşeli bu telekomünikasyon şebekesinin F-35’in yüksek hassasiyetli veri sistemlerini casusluk yoluyla tehlikeye atabileceğini vurguladı. Bunun üzerine Abu Dabi, şartları “ağır” ve kendisini yeni bir “Çin-ABD Soğuk Savaşı” ortasında hissettiğini belirterek anlaşmayı iptal etti ve bunun yerine 80 adet Fransız Rafale uçağı satın aldı (Reuters, 2021; The Washington Institute, 2021).
Bu vaka, gelişmiş askeri teknolojinin güvenliğinin yalnızca silah sistemlerinin korunmasıyla sınırlı kalmadığını, bir ülkenin tam teknolojik ekosistemine bağlı olduğunu göstermektedir (Salmon et al., 2024). ABD’nin Huawei’nin kullanılmaması yönündeki talebi, tedarikçinin alıcı ülkenin egemen ve ticari altyapısına kadar müdahale edebildiğinin somut bir örneğidir. Modern silah satışlarının artık yalnızca donanım değil, bir bütün olarak sistemsel ve jeopolitik hizalanmayı zorunlu kıldığını açıkça ortaya koymaktadır.
Eylül 2021’de Avustralya, Fransız savunma şirketi Naval Group ile imzalanmış, on yılı aşkın süredir devam eden milyarlarca dolarlık konvansiyonel denizaltı inşa sözleşmesini ani bir kararla iptal etti. Bunun yerine, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık ile AUKUS adı verilen yeni bir üçlü güvenlik paktını duyurdu. Bu anlaşma, Avustralya’ya nükleer tahrikli denizaltı teknolojisine erişim sağlayacak ve Çin’in artan etkisiyle şekillenen Hint-Pasifik güvenlik ortamına daha uygun bir kapasite sunacaktı (Reuters, 2021; Politico, 2021). Fransa, kararın kamuoyuna duyurulmasından sadece birkaç saat önce bilgilendirildi ve bunu “arkadan hançerleme” olarak nitelendirdi. Tepkiler hızla büyüyerek diplomatik bir krize dönüştü. Fransa, hem Canberra’daki hem de Washington’daki büyükelçilerini geri çağırdı. Avustralya her ne kadar Naval Group’a yaklaşık 835 milyon dolar tazminat ödemiş olsa da (Turdef, 2021), olay, jeopolitik önceliklerdeki bir kaymanın en yakın müttefikler arasındaki uzun süreli ticari ve stratejik ortaklıkları bile geçersiz kılabileceğini gözler önüne serdi. Dönemin Avustralya Başbakanı Scott Morrison (2018-2022), kararın ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda alındığını savunurken, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron onu “yalancılıkla” suçladı ve iki taraf arasındaki güvenin ciddi şekilde zedelendiğini vurguladı (BBC, 2021; Defense.info, 2021).
Sonuç olarak denizaltı anlaşmasının çöküşü, yakın müttefikler arasında bile stratejik hesapların ekonomik anlaşmalardan üstün gelebileceğini ortaya koydu (The Hindu, 2022; The Diplomat, 2021). Fransa sonrasında Avustralya ile ilişkilerini onarmaya önem verse de bu vaka, özellikle Hint-Pasifik bağlamında güvenlik önceliklerindeki değişimlerin uzun süredir devam eden ittifakları nasıl sarsabileceğinin çarpıcı bir örneği olarak kaldı.
Bulgular
Ele alınan örnekler, büyük ölçekli silah anlaşmalarının neden başarısızlığa uğradığına ve ardından yaşanan gelişmelere dair ortak desenleri ortaya koymaktadır. Bu bağlamda belirleyici unsurların başında, ittifak dengelerinde ve jeopolitik önceliklerde yaşanan değişimler gelmektedir. 1914’te Britanya, yaklaşan savaş koşullarında Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf değiştirme ihtimalini görerek dretnotlara el koymuştur. Benzer biçimde, Fransa 2014’te Kırım’ın ilhakı sonrasında NATO baskısıyla Mistral savaş gemilerini Rusya’ya teslim etmeyi iptal ederek kârlı bir ticari anlaşmadan ziyade ittifak dayanışmasını önceliklendirmiştir. 2021’de Avustralya’nın Fransa ile milyarlarca dolarlık denizaltı anlaşmasını iptal edip ABD ve İngiltere ile AUKUS ittifakına yönelmesi ise, güvenlik öncelikleri değiştiğinde en yakın müttefikler arasında bile büyük anlaşmaların bir gecede feshedilebileceğini ve tazminat ödemelerine rağmen diplomatik ilişkilerin ciddi biçimde gerilebileceğini göstermektedir (BBC, 2021). Benzer bir kırılganlık NATO içinde Türkiye ile ABD arasında yaşanan F-35 krizinde de gözlenmiştir. Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması, NATO güvenliği için tehdit olarak değerlendirilmiş ve ülkenin F-35 programından çıkarılmasına yol açmıştır (Bensaid, 2019). Patriot sistemine erişim sağlanamaması sonucunda Türkiye, uzun menzilli hava savunma ihtiyacını karşılamak amacıyla 2017’de Rusya ile anlaşma imzalamak zorunda kalmıştır (Sanders & Akca, 2020). Buna karşılık Hindistan’ın S-400 alımı, teorik olarak CAATSA yaptırımlarını tetikleyebilecek olmasına rağmen, ABD’nin Çin’e karşı stratejik denge arayışı çerçevesinde özel bir muafiyetle tolere edilmiştir (The Economic Times, 2022; RSIS, 2025). 1990’larda ise ABD, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Pakistan’ın stratejik önemini yitirmesi ve nükleer programının Washington’un silahsızlanma politikalarıyla çelişmesi nedeniyle F-16 teslimatlarını durdurmuştur. Benzer şekilde, Birleşik Arap Emirlikleri 23 milyar dolarlık F-35 anlaşmasını, Huawei 5G altyapısının yarattığı casusluk riskine ilişkin uyarılar sonrasında kaybetmiş ve bunun yerine Fransız Rafale uçaklarını tercih etmiştir (Reuters, 2021; Washington Institute, 2021). Bu örnekler, bir müttefikin rakibe destek verme ihtimalinin doğması ya da ittifak güvenliğinin zedelenmesi durumunda milyarlarca dolarlık anlaşmaların bile gözden çıkarılabileceğini ve müttefik ihanetinin mümkün olduğunu göstermektedir.
Siyasi değişimler de bu kırılmaların pekişmesinde etkili olmuştur. Osmanlı’da İttihat ve Terakki’nin yükselişi, Soğuk Savaş sonrası ABD Kongresi’nin nükleer silahsızlanma konusundaki ısrarı ve Türkiye’nin “stratejik özerklik” vizyonu (Süsler, 2025), önceki hükümetler döneminde imzalanmış anlaşmaları geçersiz kılmıştır. Hindistan örneği, liderlik tercihleri ve stratejik özerklik politikasının önemini göstermektedir. Yeni Delhi, Moskova ile ilişkilerini sürdürürken Washington’u CAATSA yaptırımlarında esneklik göstermeye ikna edebilmiştir (RSIS, 2025). Buna karşılık BAE’nin Çin ile ticari ilişkilerini sürdürme ısrarı, ABD’nin güvenlik kriterleriyle çatışmış ve anlaşmayı sona erdirmiştir. Modern vakalarda yasal çerçeveler de bu kararları meşrulaştırmıştır: Pakistan için Pressler Değişikliği, Türkiye için CAATSA yaptırımları ve Fransa için AB/NATO kararları, politik gerekçe sağlamış; ancak bunlar çoğu kez uluslararası tahkim davalarına dönüşmüştür.
Ekonomik ve itibari sonuçlar ise ağır olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, dretnotlarını hiçbir tazminat alamadan kaybetmiştir. Pakistan, ödediği parayı yıllar sonra ancak kısmen geri alabilmiştir. Rusya, Mistral gemileri için yaptığı ödemeyi geri almış ancak aylar süren belirsizlik yaşamıştır. Türkiye, F-35 programına yaptığı yatırımı ve gelecekteki milyarlarca dolarlık gelir beklentisini kaybederken, ABD de tedarik zincirini yeniden düzenlemek için yüz milyonlarca dolarlık ek maliyet üstlenmiştir. BAE, Rafale uçaklarına yönelmiş, Hindistan ise ABD’den aldığı muafiyetle stratejik konumunu koruyabilmiştir. Tedarikçi ülkeler açısından güvenilirlik sorgulanmış, Fransa ve ABD’nin sözleşmelere bağlılığına dair şüpheler artmıştır.
Sonuç
Uluslararası siyasette silah anlaşmaları ve ticareti, basit bir alışverişten çok, güven, sadakat ve stratejiyle iç içe geçmiş karmaşık bir alan olmaya uzun yıllardır devam etmektedir. Jeopolitik dengeler değiştiğinde veya ittifak bağları zayıfladığında, milyarlarca dolarlık anlaşmalar bile bir anda geçersiz kılınabilir. Bu başarısızlıkların sonuçları yalnızca ekonomik kayıplarla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda ittifak ilişkilerinde kalıcı kırılmalara yol açabilir. Bu nedenle, devletler artık tedarikçilerini çeşitlendirme, kendi yerli savunma sanayilerini güçlendirme ve ittifaklarını sürekli olarak yeniden tanımlama eğilimine girmektedir. Tarih boyunca görülen bu tür müttefik ihanetleri, savunma ticaretinde belirleyici olanın para değil, siyasi faydanın ve güvenlik bağları olduğunu açıkça göstermektedir.
Kaynakça
Yazarlar:
Av. Ramazan Turan
Avukat, Arabulucu, Hukuk Danışmanı
Doç. Dr. Mürsel Doğrul
Milli Savunma Üniversitesi